Ana içeriğe atla

SOR EVREN'E "NİYE?" DİYE...

Bugün farklı bir şey yapmak istiyor ruhum... Gücümün yettiğince yükseklere tırmanmak... Bütün önüme çıkan engelleri aşmak, yükselmek, daha yukarılara, daha da yukarılara doğru ilerlemek... Ben her nerede olursam olayım gideceğim ve de çıkacağım basamaklarımın olduğu bir yörüngenin tam da başında durmak istiyorum.

Zamanın akıp gittiği çağın eteklerine sarılmışız. O etekler her rüzgar esintisinde havalandıkça biz de sallanmaya başlamışız. Sanki lunaparkta bir balerine binmişiz de onunla beraber o esen rüzgara meydan okurmuşcasına haykırmak istiyoruz çığlıklarımızı. Kim engel olacak peki bize? Kimin engel olması mantıklı? 


Herkes olduğu yerde bir kalsın öylece. Çünkü "Engel" olmak gibi bir girişim yetersiz ve de sığ kalır yanımızda. Hedeflerimiz var. Yüreğimizden gelen azmimiz, soğuktan titreyen ellerimizin gücü var. Gitmek gerek bazen buralardan. Bazen bulunduğun noktayı değiştirmek gerek hayatta. Çıkışlarını kolaylaştırmak gerek arada. Ama hedefin hep aynı yükseklikte kalmalı, öyle ya da böyle bir şekilde bunu bilmeli beden. Yitip gidenler hayatından sadece birer ıvır zıvır olmalı. O gözle baktığın küçük virgüller olmalı. Ne kişiliğinden, ne de beyazlığından kaybın olmamalı. Sen renklerin tümünü tanırken, olmasını istediğin bazı sabit renklerini yaratmalısın. 

Yeşil mi seni hırslandıran, ya da pembe mi umut ile tüm içini saran, kırmızı mı seni şehvete doğru iten, ya da mor mu paranın çekim kuvveti saydığın rengin, sarı mı seni hastalıklı bir karakter yaratan veya gri mi buhulu gözlere sahip olmana neden olan, mavi mi her şeye rağmen dingin denizin hislerini taşımana yardımcı olan, ben miyim her rengiyle içimdeki beni yaratan.

Kendi ruhunu bir temizle önce. Aynı benim bugün yaptığım gibi. Sorgula önce kendini, sonra etrafında olan biteni, ardından da tüm dünyayı bir sorgula. Sor sürekli olarak "neden böyle, niye öyle oldu, ne zaman olacak?" sorularını hem kendine, hem de çevrene. Cevapların duvarlara ya da bazı engellere çarpsa da sen sor yine de. Bulacağın her yanıt seni aydınlatacak bir gün. Eğer aydınlanmak istiyorsan, karanlıkta kalmak istemiyorsan sor. Hayat senin için varoldu. Bunu sakın unutma!...


BURCU ÖZDER

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

İçimdeki Boşluk

Sevmek asırlardır işkencedir. Her hikayenin sonu çoğunlukla hazin sonla bitiverir. Acının tadı dudaklarındadır. Soluduğun havada, dokunduğun her yerdedir. İnsan yaşarken nasıl yaşlanır; nasıl ruhu acıyla dolar, nasıl yalnızlaşır bilirsin.    Boşluk sarar her bir yanı… Ruhun boşalır bir anda adeta. Hiçbir şey hissedemez olursun. Ne kızgınlık, ne kırgınlık, ne mutluluk, ne mutsuzluk, ne hüzün, ne heyecan… Güneş başka bir yerde doğar, yıldızlar başka bir toprakta parıldar.    Keşke dersin 80’lerde, 90’larda yaşayabilseydim. O zamanlarda çoğu şey daha masum, daha güzel, daha kıymetliydi. Şimdi en çok da o masumiyeti özlüyor insan. Bildiği, tanıdığı ve sıcacık olan dönemleri.    Bir araba, bir yağmur, bir doğa, bir huzur, bir mutluluk, bir sıcaklık, bir hüzün, bir umut, bir sevgi, bir aşk, bir yalnızlık, bir…    Zaman mı durdu; yoksa durduruldu mu? Nerede kadı onlarca güzel yaşanmışlık ve yaşanılacak olanlar. Yalnızlaşan ruhlarımızı nerelere bıraksak d...

Yakası Rujlu Bir Gömlek...

Bir sabah eşinizi işine uğurlamadıktan sonra evdeki tüm kirlilieri ayıklayıp, çamaşırları yıkama evresine geçtiğinizde çoğu bayanın sıkça karşılaştığı bir olay bu; yakası rujlu bir gömlek ... Bunun tercümesi ise üzgünümk ki eşiniz sizi aldatıyor. Ne yazık ki acı gerçekle artık başbaşasınız.  Bizler evlendiğimizde sanırız ki aşkımız yani o deli gibi bizi seven adam hep aynı kalacak. Evlendikten sonra da bu mutluluk hep sürecek ve ölünceye kadar bize bağlı kalacak. Ne hüzünlü ki bu sadece bir dilek olabiliyor. Güzel bir dilek... Çünkü evlenen erkeklerin büyük bir çoğunluğu eşlerini kısa bir süre sonra aldatıyor. Daha doğrusu bu kimilerine göre bir yaşam biçimi haline bile geliyor.  İşte o karşılaştığımız gömlek, sizin aldatma ritüeli ile ilk buluşmanız. Gözlerinize inanamadığınız ve o anın şokulyal ne yapacağınızı bilemediğiniz zor zamanlar artık sizi beklemekte. Hemen telefonla arayıp, ağzınıza gelen her şeyi ona hiç nefes almadan arka arkaya sıralamak mı tercihiz olur? Yoksa...

Kırık kalbin hikayesi...

Günün birinde kalbin biri yaralı olarak bir savaştan kurtulmuş. Yarini tam bulduğunu sanırken, avuçlarının arasından kayıp gittiğini görmüş. O gün bugündür işte o yaralı kalp, göğsüne saplanan oku, hiç çıkartmayacağına karar vermiş. Ve hikayesi o saatten sonra başlamış... Bu bir kırık kalbin hikayesi... Gözünden hiç yaş damlası eksik olmamış kalbin. Sarılı yarasıyla eksik kaldığını hep bedeninde hissediyormuş. Çünkü kalp tamamlayacağı yolda artık yalnızmış. Ne yapsa da ne etse de hiçbir şeyi geri döndüremezmiş. Aksak ayağıyla yürüdüğü yollarda hep anıları onu takip eder olmuş. Elinde veremediği bir çiçek, yatağının yanında aşkının fotoğrafı ona miras kalmış. Yaralarını sarmak isteyen dostlarını hep tersler olmuş. Sırf bu yüzden de aksi nalet biri olarak anılmaya başlanmış. Onun bu hali dilden dile dolaşır olmuş; ama ona ne ki, bizim yaralı kalbin hiçbir şey umrunda değilmiş. Bir tek o ok, onun tek tesellisiymiş. Çünkü her şey onunla başlamış ve onunla son olmuş.  Kalp, günlerden ...