Ana içeriğe atla

KABUS

Gece soğuktu... Çok soğuk... İçimdeki ürperti beni gittikçe korkunun içine çekiyordu. Bilmediğim, tanımadığım bir karanlığın ortasında ilerlemeye çalışırken nereye varacağımı kestiremediğim yollarda yürüyordum. Sanki beni esir alan duygunun ötesinde yeni yüzleşmeye başladığım bir başka çıkmaza doğru koşuyordum adeta. Çizgilerimin ötesinde başka bir boyuttu bu. Artık ismini bile adlandıramadığım bir başka dünyaydı yaşadığım. Ve ben bundan nasıl kurtulacağımı bilmiyordum. 

Karanlığın içinde anlık beliren silüetler vardı. Ama hiçbirini seçemiyordum. Sislerin arasında bir görünüp, bir kayboluyorlardı. Birine seslensem anında yok oluyordu; ve diğer taraftan bir diğeri kendini gösteriyordu. Yardım çığlıklarımın boşlukta kaybolduğu bir çıkmazdaydım. Aradığım ışık süzmesi çok ama çok derinlerdeydi; ve ben ona nasıl ulaşabileceğimi bir türlü bilemiyordum. Sanki sonsuzluğun içinde hapsolmuştum. 

Ellerim gittikçe buz kesmeye başlamıştı. Ve üzerime giydiğim orta halli incelikteki hırka da artık beni koruyamaz olmuştu. Uçuşan eteklerimi toplamak bir yana hissettiğim o büyük üşüme hissi beni iyice yormaya başlamıştı. Kollarımı birbirine sarıp, göğsüme doğru bastırırken adımlarım iyice yavaşlamıştı. Biliyordum;  bu yolun sonuna varmam olanaksızdı. Bedenimi saran bu yalnızlık hissi ve kaybolmuşluğun getirdiği korku sonunu bilmediğim karanlıkta beni çaresiz bırakmıştı. 

Şimdi aniden dursam ve tüm gücümü toplayıp, hiç durmadan o boşluğa doğru koşsam, bir yere çarpıp çarpmamam önemli değil; sadece koşsam ve tüm cesaretimi toplayarak ulaşmak istediğim o ışığa varmaya çalışsam başarabilir miydim acaba? Ya da birden arkamda beliren ve önce beni kendisine çekip içimi ısıtacak olan, ardından da aydınlığa ulaşmama yardım edecek sıcak, sıpsıcak bir elin varlığı çıkar mıydı birden bire karşıma? 

Gece soğuktu... Çok soğuk... Ve içimdeki ürperti gittikçe beni korkunun içine daha çok çekiyordu. Durdum ve gözlerimi yumdum. Nasılsa bu gece bitmek bilmeyecekti. Mücadeleyi bıraktım; ve karanlığa tam teslim olmuştum ki bir ses duyuldu... Bir saat sesi... 

Sabah olmuştu... Gözlerimi kırpıştırarak açmaya çalışırken perdemden odama süzülen gün ışığına bakmakta zorlanıyordum. Ve az önce yaşadığımın bir kabustan ibaret olduğunu anladığımda derin bir nefes çektim içime... Evet; hepsi sadece bir düştü. Sadece sıkıcı, bunaltıcı bir düş... Aynı daha öncekiler gibi...



BURCU ÖZDER

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Kırık kalbin hikayesi...

Günün birinde kalbin biri yaralı olarak bir savaştan kurtulmuş. Yarini tam bulduğunu sanırken, avuçlarının arasından kayıp gittiğini görmüş. O gün bugündür işte o yaralı kalp, göğsüne saplanan oku, hiç çıkartmayacağına karar vermiş. Ve hikayesi o saatten sonra başlamış... Bu bir kırık kalbin hikayesi... Gözünden hiç yaş damlası eksik olmamış kalbin. Sarılı yarasıyla eksik kaldığını hep bedeninde hissediyormuş. Çünkü kalp tamamlayacağı yolda artık yalnızmış. Ne yapsa da ne etse de hiçbir şeyi geri döndüremezmiş. Aksak ayağıyla yürüdüğü yollarda hep anıları onu takip eder olmuş. Elinde veremediği bir çiçek, yatağının yanında aşkının fotoğrafı ona miras kalmış. Yaralarını sarmak isteyen dostlarını hep tersler olmuş. Sırf bu yüzden de aksi nalet biri olarak anılmaya başlanmış. Onun bu hali dilden dile dolaşır olmuş; ama ona ne ki, bizim yaralı kalbin hiçbir şey umrunda değilmiş. Bir tek o ok, onun tek tesellisiymiş. Çünkü her şey onunla başlamış ve onunla son olmuş.  Kalp, günlerden ...

Kadınların Hamam Keyfi

Bir bayan olarak gündelik hayatın koşturmacasında bazen kendimize vakit ayırmayı unutabiliyoruz. Ev işleri, dışarda tamamlanması gereken işler, pazar alışverişi, vs.. vs.. Bu liste uzar da gider böyle. Fakat ayın bir günü, günün birkaç saatini kendinize, ama sadece kendinize ayırdığınız bir vaktiniz olsun. Ve bunu  bir şekilde değerlendirin. Nasıl mı? Mesela, kadınların hamam keyfi gibi... Acaba bu vakte saate kadar hiç hamama gitmemiş bir bayan var mıdır diye merak ediyorum. Mutlaka var tabi ki de cevabını da kulaklarımda ayrıca duyuyorum; çünkü şu an çınlamalar hakim. Ben de ta ki geçen yıla kadar hiç böyle bir ortamın içine girmemiştim. Oysa ki hamam kültürü dediğimiz alan, aslında pek bir keyifli. Sanki güne gider gibi kadınlar toplaşıyorlar sabahın erken saatinden itibaren evlerine yakın bir hamamda. Eskiden yanlarında börekler, çörekler, kekler gidermiş hamama. Hatta kayınvalideler gelinlerini hamamlardan seçip beğenirlermiş. Lakin artık bu anlayış neredeyse yok olmak üzere...

Geçmişten günümüze çıkma telifi!

En masumu, en hislisi, en güzeli sanırım bu olsa gerek; çıkma teklifi. Ne heyecan yaratır insanın tüm bedeninde. Elleriniz terler, kalbiniz güm güm atmaktadır. Hoşlandığınız kızın bir türlü gözlerinin içine tam anlamıyla bakamazsınız; sanki bakma hakkınız yokmuş gibi hisseder aklınız. Ayaklarınız ona bir adım ileri giderken, bir adım geriler. Sonra bir bakmışsınız ki hiç farketmeden aslında onun karşısına geçivermişsiniz. İşte o an... Duygularınızın dile gelmesi gereken an... Artık ikiniz karşı karşıyasınız. İşte geçmişten günümüze çıkma teklifi! Çok eskilere gidelim şimdi. Osmanlı döneminde çıkma teklifi yapılmazdı herhalde diye düşünürsünüz. Hayır, bilakiz o dönemlerde de varmış bu teklifler. Bakınız nasıldı isterseniz bir hatırlayalım. Osmanlı zamanlarında eğer bir adam bir kadından hoşlanıyorsa, onun karşısına geçer ve dermiş ki; " Ey dilberi rana! Ey tesadüf-ü müstesna! O mahrem suratınızı görünce size lahza-i kalpten sarsılmış bulunmaktayım. Niyetim acizane-i taciz etmek de...